4 gün önce · Serap Bilgen · 0 yorum
Varoluşçu Perspektiften Kaygı
Kaygı hayatımızın bir parçası. Geleceği düşündüğümüzde, önemli bir karar vermemiz gerektiğinde, sevdiğimiz birini kaybetme ihtimaliyle karşılaştığımızda ya da hayatımızda bir şeyler değişirken kaygılanabiliriz. Kaygılandığımızda çoğu zaman bu duygudan hemen kurtulmak isteriz. Daha az düşünmek, daha rahat olmak, gelecekle ilgili kötü ihtimalleri zihnimizden hemen uzaklaştırmak isteriz. Kaygı çok yoğun olduğunda gerçekten zorlayıcı olabilir; günlük hayatımızı, ilişkilerimizi ve aldığımız kararları etkileyebilir. Ama kaygı her zaman yalnızca ortadan kaldırılması gereken bir duygu mudur?
Varoluşçu psikoloji kaygıya biraz daha farklı bir yerden bakar. Kaygının insan olmanın, seçim yapmanın, belirsizlikle karşılaşmanın ve hayatımızdaki önemli şeyleri kaybedebileceğimizi bilmenin bir parçası olabileceğini söyler. Bu açıdan baktığımızda kaygıyı sadece nasıl azaltacağımıza değil, kaygının bize ne anlattığına da bakabiliriz.
Kaygı Her Zaman Bir Sorun mudur?
Hayatta bazı şeyleri kontrol edebiliriz ama pek çok şeyi kontrol edemeyiz. Bir ilişkinin nasıl devam edeceğini, verdiğimiz kararın doğru olup olmadığını, insanların bizim hakkımızda ne düşüneceğini ya da gelecekte ne yaşayacağımızı önceden bilemeyiz. Buna rağmen bilmek ve emin olmak isteriz. Daha çok düşünür, bütün ihtimalleri hesaplar, olacakları önceden tahmin etmeye çalışırız. Yeterince düşünürsek doğru kararı vereceğimizi ya da kötü bir şeyin olmasını engelleyebileceğimizi düşünebiliriz.
Kierkegaard kaygıyı özgürlükle birlikte ele alır. Çünkü özgür olmak aynı zamanda seçebilmek demektir. Seçim yapabiliyor olmak aynı zamanda hangi yolu seçeceğimize karar vermek, bunun getirecekleriyle karşılaşmak ve seçimin sorumluluğunu almak anlamına gelir. Bu nedenle önemli bir kararın önünde kaygılanmamız her zaman yanlış bir karar vermek üzere olduğumuz anlamına gelmez. Bazen kaygı, bizim için önemli bir şeyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor olabilir.
Seçmek Neden Kaygı Yaratabilir?
Hayatta her şeyi aynı anda seçemiyoruz. Bir şeye “evet” dediğimizde başka bir şeye “hayır” demiş oluyoruz ve aslında başka bir ihtimalden vazgeçmiş oluyoruz. Belki de bu nedenle bazen karar vermeyi erteliyoruz.
Örneğin; bir ilişkiyi bitirmek ya da devam ettirmek, iş değiştirmek, başka bir şehre taşınmak, anne olmak ya da olmamak, kendimizi yıllardır alıştığımızdan farklı bir biçimde ortaya koymak… Bazen bazı kararları vermeyi uzun süre erteleriz. Biraz daha düşünürsek emin olacağımızı, doğru zamanın geleceğini ya da koşulların bizim yerimize karar vereceğine inanabiliriz.
Bazen önümüzde gerçekten istediğimiz bir şey olduğu halde adım atmakta zorlanırız ve bildiğimiz yerde kalırız. İçinde bulunduğumuz durum bizi mutlu etmese bile tanıdıktır. Yeni olan ise istediğimiz bir şey olsa bile belirsizdir. Bu nedenle uzun zamandır değiştirmek istediğimiz bir şeyi değiştiremiyor, bitirmek istediğimiz bir ilişkiyi sürdürüyor ya da yapmak istediğimiz bir şeyi sürekli erteliyor olabiliriz.
Karar vermemek kısa bir süre için kaygımızı azaltabilir. Çünkü bütün seçenekleri açık bırakırsak hiçbir şeyi kaybetmeyeceğimizi düşünebiliriz. Henüz bir şey seçmemişsek seçimin sonuçlarıyla da karşılaşmamış oluruz. Ama karar vermemek de zamanla bizi istemediğimiz bir yerde tutabilir. Yıllarca mutsuz olduğumuz bir ilişkide kalabilir, istemediğimiz bir işte devam edebilir, söylemek istediğimiz şeyleri söylemeyebiliriz. Böylece seçim yapmanın yaratacağı kaygıdan bir süre uzak durabiliriz. Fakat bu kez başka bir kaygı ortaya çıkabilir: Yaşamak istediğimiz hayattan, yapmak istediğimiz tercihten uzaklaşmış olmanın kaygısı.
Burada asıl mesele doğru kararı bulmak olmayabilir. Çünkü bazı kararların doğru olup olmadığını ancak yaşadıktan sonra anlayabiliriz. Bazen karar vermenin kendisi, sonucu önceden bilemeden bir şeyi seçebilmeyi gerektirir.
Kaygılanmamak İçin Hayatımızı Daraltıyor Olabilir miyiz?
Kaygılandığımız bir durumdan uzak durduğumuzda genellikle rahatlarız. Hata yapmaktan korkuyorsak denemeyebiliriz. Reddedilmekten korkuyorsak kendimizi çok fazla ortaya koymayabiliriz. Görülmekten, göz önünde olmaktan korkuyorsak daha geri planda kalabiliriz. Yanlış karar vermekten korkuyorsak karar vermeyi erteleyebiliriz. Bunların hepsi kısa vadede kendimizi daha güvende hissettirebilir. Ancak zamanla kaygılanmamak için yapmadığımız şeyler bizi istediğimiz hayattan ve benlikten uzaklaştırabilir.
Rollo May, yaşamın doğal olarak getirdiği kaygıyla kişinin hayatını giderek kısıtlayan kaygı arasında bir ayrım yapar. Kaygının varlığı tek başına sorun olmayabilir. Asıl mesele, kaygılanmamak için hayatımızdan ne kadar vazgeçtiğimizdir. Hata yapmaktan korkmak başka, hata yapmamak için hiç denememek başka bir şey. Birini kaybetmekten korkmak başka, onu kaybetmemek için sürekli kendi ihtiyaçlarımızdan vazgeçmek başka bir şey.
Bir süre sonra kendimizi korumak için geliştirdiğimiz yollar, istediğimiz şeylere doğru gitmemizi de engelleyebilir. Örneğin, uzun zamandır mutsuz olduğu bir işten ayrılmak isteyen biri yeni bir işe geçmenin belirsizliğinden kaygılanabilir. Bu kaygı nedeniyle yıllarca karar vermediğinde ise bu kez “Hayatımı boşa mı harcıyorum?”, “Artık çok mu geç?” gibi sorularla başka kaygılar ortaya çıkabilir.
Başka bir örnekte, bir ilişkide ne istediğini bilen ama ayrılmanın getireceği yalnızlıktan korkan biri kararını sürekli erteleyebilir. Kısa vadede ayrılık kaygısından korunur; fakat istemediği bir ilişkinin içinde kalmak zamanla başka bir sıkışmışlık ve kaygı yaratabilir.
Kendi istediği hayatla ailesinin beklentileri arasında kalan biri kendi seçimini yaptığında eleştirilmekten ya da hayal kırıklığı yaratmaktan korkabilir. Bu nedenle başkalarının istediği hayatı sürdürdüğünde kaygıdan kurtulmuş olmayabilir; bu kez “Ben ne istiyorum?”, “Kendi hayatımı mı yaşıyorum?” sorularıyla karşılaşabilir.
Bir kişi kendini göstermek, bir proje yapmak, bir şey üretmek ya da mesleğinde daha görünür olmak istiyor olabilir. Başarısızlık ve eleştirilme ihtimali kaygı yaratır. Hiç başlamamak bu kaygıyı kısa süreliğine azaltabilir; ama yapmak istediği şeyi sürekli ertelemek zamanla yetersizlik, pişmanlık ve daha fazla kaygı yaratabilir.
O zaman kaygıyla ilgili bakabileceğimiz yerlerden biri de şu olabilir:
Kaygılanmamak için hayatımda nelerden vazgeçiyorum?
Kaygıyı Geçirmek mi, Anlamak mı?
Kaygının ortaya çıkmasında biyolojik, psikolojik ve çevresel birçok etken rol oynayabilir. Her kaygının altında aynı neden yoktur. Bu nedenle yaşanan her kaygıyı seçimlerle ya da varoluşsal meselelerle açıklamak doğru olmaz. Ancak bazı durumlarda yalnızca “Kaygımı nasıl azaltabilirim?” sorusu yeterli olmayabilir. Kaygının hangi durumlarda arttığına bakmak, onu anlamak için önemli olabilir. Neden bazı durumlar bizi diğerlerinden daha fazla kaygılandırıyor? Neden bazı kararları verirken daha çok zorlanıyoruz? Kaybetmekten korktuğumuz şey bizim için ne ifade ediyor?
Bazen de kaygının altında uzun zamandır ertelenen bir karar olabilir. Bazen değiştirmek istediğimiz ama değiştiremediğimiz bir şey, kaybetmekten korktuğumuz bir ilişki ya da kendimiz için istediğimiz halde adım atmakta zorlandığımız bir hayat olabilir.
Hayatın belirsizliklerini tamamen ortadan kaldırmamız mümkün değil. Hiç kaygılanmadan yaşamak da mümkün değil. Kaygının hayatımızı ne kadar şekillendirdiğini fark edebilmemiz önemlidir. Kaygıdan kurtulmaya çalışırken hayatımızı da ona göre düzenlemeye başlamışsak; yapmadığımız, ertelediğimiz ya da vazgeçtiğimiz şeyler çoğalabilir ya da artık bizi daha fazla rahatsız etmeye başlayabilir. O zaman yalnızca “Kaygım nasıl geçer?” sorusuna değil, “Bu kaygı bana ne anlatıyor ve hayatımda neyi etkiliyor?” sorusuna da bakmak gerekebilir.
Danışmanlık sürecinde de yalnızca kaygının ortaya çıktığı anlara değil, bu kaygının kişi için ne anlama geldiğine bakılabilir. Kaygının hangi durumlarda arttığı, kişinin nelerden kaçındığı, hangi seçimlerde zorlandığı, ihtiyaçları ve hayatında değiştirmek istediği şeyler üzerinde durulabilir. Böylece kişinin kendisini ve ne istediğini daha iyi anlamasına, kendi seçimlerini yapabilmesine ve kaygıya rağmen hayatta istediği yönde ilerleyebilmesine alan açılabilir.
***Bu içerik varoluşçu açıdan kaygı hakkında genel bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır. Kişiye özel değerlendirme, tanı veya tedavi önerisi niteliğinde değildir. Psikiyatrik değerlendirme, tanı veya tıbbi tedavi gerektiren durumlarda psikiyatri uzmanına başvurulmalıdır.
Kategoriler: Genel