Hata: İletişim formu bulunamadı.

Schedule a Visit

Nulla vehicula fermentum nulla, a lobortis nisl vestibulum vel. Phasellus eget velit at.

Call us:
1-800-123-4567

Send an email:
monica.wayne@example.com

Hayır Diyememe Sorunu ve Kişisel Sınırlar

2 hafta önce · · 0 yorum

Hayır Diyememe Sorunu ve Kişisel Sınırlar

Hayatın bazı dönemlerinde ya da genel olarak kendimizi sürekli birilerine uyum sağlayarak ve bir şeylere “evet” derken bulabiliriz. Örneğin, aslında yapmak istemediğimiz bir işi kabul edebiliriz. Yorgun olduğumuz halde bir buluşma davetine hayır diyemeyip katılabiliriz. Yapmayı istemediğimiz bir talebi geri çeviremeyebiliriz. Karşımızdakini kırmamak için kendi ihtiyaçlarımızı erteleyebilir ya da bu ihtiyacımızdan vazgeçebiliriz. Tüm bunlar olurken de çoğu zaman dışarıdan uyumlu, anlayışlı ve fedakar biri olarak görülürüz. Fakat bu esnada içeride başka bir şeyler yaşanır; yorgun hissederiz, öfke duyabiliriz, kendimize kızabiliriz.

  • “Yine hayır diyemedim.”
  • “Yine kendimi ikinci plana attım.”
  • “Ben kendime bunu neden yapıyorum?” gibi düşünceler, sorular zihinde dönmeye başlar.

Çoğu zaman kişi hayır diyemediğini bilir. Hatta bunun kendisini zorladığını da fark eder, ama o an geldiğinde yine aynı şeyi yapar. Çünkü mesele çoğu zaman sadece “hayır” kelimesini söyleyememek değildir. Asıl mesele, o “hayır”ın kişi için ne anlama geldiğidir. Bazı insanlar için hayır demek;

  • Bencillik anlamına gelir.
  • Birini kırmak anlamına gelir.
  • İlişkiyi riske atmak anlamına gelir.

Hal böyle olunca da hayır demek çok zordur. Kısa vadede ilişkiyi koruyor gibi görünen bu durum, uzun vadede kişinin hem kendisiyle hem de başkalarıyla kurduğu ilişkiyi zorlamaya ve kişiyi öfkelendirmeye başlar. Çünkü, alma verme dengesi bozulmuştur ve bir süre sonra kişi kendini sürekli bir şeylere yetişmeye çalışan, herkesi memnun etmeye çalışan, ama bir türlü kendisine sıra gelmeyen biri gibi hissedebilir ki zaten de öyle olur.

Hayır diyemeyen kişiler sürekli çevrelerindeki kişileri de takip ederler.

  • Kırıldı mı?
  • Benden bir şey bekleniyor mu?
  • Onu üzdüm mü?
  • Acaba beni yanlış mı anladı?

Fark etmeden zihin sürekli başkalarının duygu ve ihtiyaçlarını takip etmeye başlar. Bu da kişiyi sürekli tetikte tutar. Kişi yalnızca kendi hayatını değil, başkalarının duygularını da yönetmeye çalışmaktadır. Bu durum kişiyi zihinsel, bedensel, duygusal; her anlamda  tüketir.

Bu kişiler, “Hayır” kelimesini karşıdan duyduklarında ise bunu hayır denilen davranışın reddi yerine benliğin reddi olarak algılayarak tamamen reddedilmiş hissederler.

Hayır Diyememe Sorunu Neden Ortaya Çıkar?

Çocuklukta bakım verenlerle kurulan ilişki, kişinin hem kendisiyle hem de diğer insanlarla kuracağı ilişkinin temelini oluşturur. Eğer çocuk;

  • Duygularını ifade ettiğinde eleştirildiyse,
  • İhtiyaçlarını söylediğinde suçlu hissettirildiyse,
  • Hayır dediğinde cezalandırıldıysa,
  • Sınır koyduğunda ya da bekleneni yapmadığında sevgiden mahrum bırakıldıysa, zamanla şunu öğrenmiştir: İlişkiyi korumak için kendimden vazgeçmeliyim.

Bu öğrenme bilinçli bir öğrenme değildir. Kimse oturup bunu kendine söylemez. Ama sinir sistemi bunu, ilişkiyi sürdürebilmenin bir yolu olarak kaydeder. Bu nedenle kişi, yetişkin olduğunda, birçok durumda otomatik olarak karşısındakinin ihtiyacını önceler, tüm dikkati karşıdadır. Çünkü içeride çalışan sistem şunu söyler:

  • “Hayır dersem sorun çıkar.”
  • “Hayır dersem kırılır.”
  • “Hayır dersem beni sevmez.”
  • “Hayır dersem yalnız kalırım.”

Bu nedenle hayır diyememe sorunu çoğu zaman reddedilme korkusu, terk edilme kaygısı ve kaygılı bağlanma örüntüsüyle de yakından ilişkilidir. Kişi çoğu zaman sadece bir isteği kabul etmiyordur, kendisinden istenen şeyi yaparak aslında reddedilme ihtimalini ortadan kaldırıyordur. Bu nedenle bazen çok küçük durumlar bile beklenenden çok daha büyük bir kaygıya neden olur. Örneğin;

  • Mesai bitmiş olmasına rağmen gelen işi kabul etmek…
  • Arkadaşının sürekli planlarını değiştirmesine ses çıkaramamak…
  • Ailenin kararlarına istemediği halde uymak…
  • Partnerini üzmemek için kendi ihtiyaçlarını ertelemek…

Bunların her biri dışarıdan küçük gibi görünür. Ama tekrar tekrar olduğunda; sıkıştırır, yorar, tüketir ve yavaş yavaş kişiyi kendinden uzaklaştırır. Çünkü sürekli önce başkalarının ihtiyaçlarını duyan biri, bir süre sonra kendi sesini duymakta zorlanabilir.

Kişisel Sınırlar Nedir ve Neden Önemlidir?

Sınır denildiğinde çoğu kişinin aklına mesafe koymak gelir. Oysa kişisel sınırlar, insanları kendimizden uzaklaştırmak değildir. Tam tersine; ilişkilerin daha sağlıklı kurulmasını sağlayan görünmez çizgilerdir.

Sınır koymak, karşımızdaki insanı reddetmek de değildir. Sınırlar; neyi kabul edip etmeyeceğimizi, nerede duracağımızı, nerede evet, nerede hayır diyeceğimizi belirlememize yardımcı olur. Kendimizin ihtiyacını da dahil ederek belirlediğimiz bir mesafede ilişki kurmaktır. İlişkinin içinde kendimize de yer açabilmektir. Sağlıklı bir ilişkide yalnızca karşı tarafın ihtiyaçları değil, iki kişinin ihtiyaçları da önemlidir. Hayır diyemeyen kişilerde, sınırlar çoğu zaman belirsizdir, netlik yoktur. Bir süre sonra kişi şunları yaşamaya başlayabilir:

  • Sürekli bir şeylere yetişmeye çalışmak…
  • Herkesi memnun etmeye çalışmak…
  • Kendi ihtiyaçlarını ertelemek…
  • Yorgun olmaya rağmen dinlenememek…
  • Suçluluk hissetmeden kendini önceliklendirememek…

Bu durum doğal olarak tükenmişliğe neden olur.

Sınır koyabilmek sadece davranışsal bir beceri değildir. Aynı zamanda kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin de bir yansımasıdır. Kendini değerli görebilmek, ihtiyaçlarını fark edebilmek, suçluluk hissetmeden kendi ihtiyacına sahip çıkabilmek… Bütün bunlar sağlıklı sınırların temelini oluşturur.  Çünkü kişi kendini değerli gördükçe, değerli hissettikçe kendi ihtiyaçlarını da değerli görmeye başlar. Böylece ihtiyaçlarına suçluluk hissetmeden sahip çıkabilir, sınırlarını daha rahat çizebilir ve gerektiğinde “hayır” diyebilir.

Terapi sürecinde değişen ilk şeylerden biri de budur; kendini öncelemek. Öncelerken de eskisi gibi suçluluk hissetmemek… Kişi terapide önce başkalarına değil, kendisine “evet” demeyi öğrenmeye başlar. İlginçtir ki bu olduğunda ilişkiler çoğu zaman bozulmaz. Tam tersine daha gerçek, daha dengeli ve daha güvenli hale gelir. Çünkü gerçek yakınlık, kişinin kendisini kaybetmeden, kendini önceleyerek kurabildiği yakınlıktır.

Hayır Diyememek İlişkileri ve İş Hayatını Nasıl Etkiler?

Hayır diyememek ilk bakışta yalnızca iletişimle ilgili bir sorun gibi görünebilir. Oysa, etkisi, kişinin hayatının neredeyse her alanına yayılabilir. Çünkü sınır koyamadığımız her yerde, aslında kendimizden biraz daha uzaklaşırız. Bazen bunu çok net fark ederiz. Bazense yıllar boyunca bunun böyle olduğunu bile düşünmeyiz. Çünkü hep uyumlu, iyi niyetli, anlayışlı ya da fedakar biri olarak tanımlanmışızdır. Oysa bir süre sonra kişi şunu fark etmeye başlar:

  • “Ben hep başkalarını düşünüyorum.”
  • “Benim ne istediğimi kimse sormuyor.”
  • “Kimse beni umursamıyor.”

Aslında çoğu zaman insanlar bizi anlamadığı için değil, biz kendi ihtiyaçlarımızı görünür kılamadığımız için böyle hissederiz. Kendimiz net olmadığımız, kendi ihtiyacımızı görünür kılmadığımız için anlaşılamayız. Çünkü karşımızdaki kişi, söylemediğimiz bir ihtiyacı bilemez, anlayamaz.

Romantik İlişkilerde Hayır Diyememek

Hayır diyememek en çok yakın ilişkilerde görünür hale gelir. Kişi partnerini üzmemek, kırmamak ya da terk edilmemek ve sevilmeye devam etmek için kendi ihtiyaçlarını geri plana atabilir. Örneğin;

  • Gitmek istemediği bir yere gidebilir.
  • Hazır olmadığı bir konuda “tamam” diyebilir.
  • Kırıldığı halde bunu dile getiremeyebilir.

Çünkü içeride “Bunu söylersem beni yanlış anlar. Üzülür. Uzaklaşır. Beni artık istemez, sevmez” gibi düşünceler ve inançlar vardır. Bu düşüncelerle beraber içeride bazı duygular birikmeye başlar. Kırgınlık, öfke, yalnızlık, anlaşılmama hissi…

İlginç olan şu ki kişi, söyleyemedikçe karşı tarafın onu anlamasını bekler. Anlaşılmadığını düşündükçe de daha fazla incinir, yalnız hisseder ve öfkelenir. Böylece görünmeyen bir döngü oluşur: İhtiyaç söylenmez. Söylenmediği için karşılanmaz. Kırgınlık büyür. Öfke artar. Mesafe oluşur. Oysa çoğu zaman sorun sevginin azalması değildir. Sorun, ihtiyaçların görünür olamaması ve anlaşılmamaktır. Anlaşılmamanın nedeni ise kişinin kendisini ve duygusunu; özellikle öfkesini net olarak ifade etmemesi, kendi ihtiyacını dile getirmemesidir.

İş Hayatında Hayır Diyememek

Hayır diyememe sorunu yalnızca özel ilişkilerde görülmez. İş yaşamında da oldukça sık karşımıza çıkar.

Örneğin;

  • Mesai bitmiş olmasına rağmen yeni bir işi kabul etmek…
  • Başkasının sorumluluğunu üstlenmek…
  • Fazla iş yüküne rağmen “Yetiştiririm.” demek…
  • İzin istemeye çekinmek…
  • Ek sorumlulukları reddedememek…

Sorun sadece iş yükü de değildir. Sorun, sınırın nerede başlayıp nerede bittiğinin de belirsizleşmesidir. Bir süre sonra kişi sürekli yetişmeye çalışan biri haline gelir. Dışarıdan bakıldığında çalışkan görünür. Ama içeride sürekli yetişememe kaygısı yaşar. Kendi limitini tükettiği için kronik yorgunluk başlar, bedensel ağrılar ya da başka bedensel sıkıntılar ortaya çıkar. Ve nihayetinde tükenmişlik ortaya çıkarak artık en küçük şeyler bile kişi için büyük bir yük haline gelir. Yoğun kaygı, öfke ve işe karşı isteksizlik tüm bunlara eşlik eder.

Suçluluk Hissetmeden Hayır Demek Mümkün mü?

Hayır diyemeyen birçok kişinin en büyük ortak noktalarından biri suçluluk duygusudur. Hayır demeyi düşündüğü anda içeride suçluluk duygusu yükseliverir. Kişi, sanki yanlış bir şey yapıyormuş gibi hisseder. Bu yüzden hayır diyemeyen çoğu kişi bazen hayır diyebildiğinde; sadece hayır demek yerine açıklama yapmaya başlar. Neden hayır dediğiyle ilgili karşıya uzun uzun gerekçeler sunar. Kendisini haklı çıkarmaya çalışır. Özür diler. Karşı tarafın anlayıp onayladığından emin olmadan rahatlayamaz. İçeride yıllardır taşınan bir inançla karşı karşıyadır:

Beni bencil sanar. Kırılır. Beni sevmez. Beni yanlış anlar.

Oysa; hayır demek sevmemek değildir. Hayır demek ilişkiyi reddetmek değildir. Hayır demek bencillik de değildir.

Hayır demek; kendi ihtiyacını ilişkinin içine dahil edebilmektir. Kişi bunu yapmaya başladığında, sağlıklı, alma verme dengesinin olduğu, daha yakın ve tatmin edici ilişkiler kurabildiğini de görmeye başlar.

Sağlıklı Sınırlar Koymak İçin Neler Yapılabilir?

Hayır diyebilmek çoğu zaman tek başına öğrenilen bir beceri değildir. Çünkü yıllarca “evet” diyerek ilişkilerini korumaya çalışan biri için birden “hayır” demek öyle kolay olmaz. Değişim, yalnızca yeni bir davranış öğrenmekten ibaret değildir. Önce o davranışın neden bu kadar zor olduğunun, “Hayır” demenin kişi için anlamının anlaşılması gerekir.

Hayır demeyi zorlaştıran şey nedir?

Kişi ne olacağından korkmaktadır?

Hayır dediğinde gerçekten neyi kaybedeceğini düşünmektedir?

İlk kez ne zaman “hayır” diyememiştir?

Belki de en önemlisi…

Ne zaman hayır demiş ya da beklenen davranışı yapmamış ve onaylanmamıştır? Çünkü, bugün yaşanan birçok zorluk, geçmişte öğrenilmiş ilişki biçimlerinin bugüne taşınmasıyla devam eder.

Sağlıklı sınırlar duvar örmek değildir.

Sınır koymak bazen yanlış anlaşılabilir. Bazı insanlar sınır koymayı sert olmak, mesafeli olmak ya da insanları hayatından çıkarmak gibi düşünür. Oysa sağlıklı sınırlar bunların hiçbiri değildir. Sınırları bir evin kapısına benzetebiliriz. Kapısı hiç olmayan bir eve herkes istediği zaman girer ve çıkar. Sürekli kilitli olan bir eve ise kimse giremez ve bir süre sonra girmeyi denemeyi de bırakır. Sağlıklı sınırlar ise kapıyı ne zaman açacağını, ne zaman kapatacağını bilmektir. Kimi içeri davet edeceğini, kime “şu an uygun değilim” diyebileceğini, nerede duracağını ve nerede geri çekileceğini belirleyebilmektir. Yani sınır koymak insanlardan uzaklaşmak değildir. İlişkilerin içinde kendini de koruyabilmektir.

Aslında burada yaşanan şey yalnızca bugünkü davranış değildir. Çocuklukta kurduğumuz ilk ilişkiler, bağlanma biçimimiz ve sinir sistemimizin o yıllarda öğrendiği tepkiler, bugün ilişkilerde nasıl davrandığımızı fark etmeden etkilemeye devam edebilir. Bu nedenle terapi sürecinde yalnızca “hayır demeyi öğrenmek” hedeflenmez. Hayır demeyi zorlaştıran ilişki örüntülerine, geçmiş deneyimlere ve bugün hâlâ etkisini sürdüren duygusal yük taşıyan anılara da bakılır. Çünkü çoğu zaman kalıcı değişim, yalnızca davranış değiştiğinde değil; o davranışı ortaya çıkaran sistem değişmeye başladığında mümkün olur.

EMDR Terapisi Hayır Diyememe Sorununda Nasıl Çalışır?

Hayır diyememe sorunu çoğu zaman yalnızca bugünkü davranışlarla ilgili değildir. Bu nedenle terapi sürecinde sadece bilişsel ve davranışsal yöntemler ve ödevlerle kişiye “hayır demeyi” öğretmeye çalışmak yeterli olmaz.

Çoğunlukla kişi zaten ne yapması gerektiğini biliyordur ama yapamıyordur. EMDR terapisinde hayır demenin kişi için anlamına, kişinin işlevsel olmayan inancına ve bu inancın oluştuğu kök yaşantıya bakılır. Kişinin sınır koymasını zorlaştıran ne? Kendisiyle ilgili hangi olumsuz inançlara sahip? Bu inanç ya da inançlar kökenini nereden, hangi yaşantılardan, hangi anılardan alıyor? O anılara eşlik eden duygular ve beden duyumları neler? EMDR Terapisinde tüm bunlar birlikte ele alınır. Hayır demenin ve sınır koymanın önündeki olası olumsuz ve işlevsiz inançlar aşağıda sıralanmıştır:

Değersizim.

Hakkım yok.

Önce başkalarını düşünmeliyim.

Hayır dersem sevilmem.

Hayır dersem terk edilirim.

Hayır dersem yalnız kalırım.

İnsanları üzersem yalnız kalırım.

Hayır demeye hakkım yok.

Kendimi öncelemeye hakkım yok. Çünkü değersizim ya da o kadar değerli değilim.

Hayır demeye hakkım yok. Çünkü eksiğim, kusurluyum. Bu eksikliği kapatmam gerekiyor. Uyumlu olarak eksiğimi kapatıyorum.

EMDR ile bu yaşantılar çalışıldıkça, oralar anlaşıldıkça, kök anılar yetişkin gözüyle görülüp çocuk parçanın ihtiyacı giderildikçe yalnızca anılar değil; o anılara yüklenmiş duygusal yoğunluk da değişmeye başlar. Kişi yetişkin gözüyle geçmişi yeniden anlamlandırır, işler ve onarır. Geçmiş ve bugünü ayırır.

Sınır Koyabilmek Kendini Korumayı Öğrenmektir.

Terapi sürecinde kişi yalnızca “hayır” demeyi öğrenmez. Kendini korumayı da öğrenmeye başlar. Kontrolü yeniden eline alır. İçindeki yıllarca görülmemiş, korunmamış, sürekli uyum sağlamak zorunda kalmış çocuk parçaya yaklaşır. Kendini eleştirmek yerine anlamaya başlar. İhtiyaçlarını fark eder ve bu ihtiyaçlarına alan açar. Yetişkin bir yerden bakabildikçe, orada kalabildikçe; sınırlarının ihlal edilmesine izin vermemeye, ihtiyaçlarını daha açık ifade etmeye, suçluluk hissetmeden “hayır” diyebilmeye, kendisini ikinci plana atmadan ilişki kurabilmeye başlar. Ve ilginçtir ki; bu değişim yalnızca kişinin kendisiyle ilgili değildir. Kişi değiştikçe kurduğu ilişkiler de değişmeye başlar. İnsanlar artık onu daha net duyar. Neye “evet”, neye “hayır” dediğini bilir. Bu da ilişkilerin daha gerçek, daha dengeli ve daha güvenli olmasını sağlar.

Reddedilme Korkusu Nedir? İlişkilere ve Günlük Hayata Etkileri

3 hafta önce · · 0 yorum

Reddedilme Korkusu Nedir? İlişkilere ve Günlük Hayata Etkileri

Ortada çok net bir şey olmasa da bir mesajın geç gelmesi, ses tonunda fark edilen küçük bir değişim, hissedilen bir mesafe, uzaklık bile bazı kişilerde içeride büyük bir huzursuzluğun başlamasına neden olabilir. Zihin hemen düşünmeye başlar:

Acaba yanlış bir şey mi yaptım?

Benden sıkıldı mı?

Beni istemiyor olabilir mi?

Beni artık beğenmiyor mu?

Beni artık arzulamıyor mu?

Beni artık sevmiyor mu?

Bu düşüncelerle beraber kişi, karşı tarafın gerçekten ne hissettiğinden çok içeride tetiklenen kendi duygusuyla uğraşmaya başlar. Kaygı, huzursuzluk, reddedilme, terkedilme, bırakılma, sevilmeme korkusu….

İzmir Psikolog | Uzman Psikolog Serap Bilgen

3 ay önce · · 0 yorum

İzmir Psikolog | Uzman Psikolog Serap Bilgen

İzmir psikolog arayışında olan birçok kişi, aslında yalnızca bir uzman değil; kendini güvende hissedebileceği, anlaşılabileceği bir alan aradığını fark edebilir.

Bazen hayat dışarıdan bakıldığında tamamen “yolunda” görünür… Günlük hayat devam eder, işe gidilir, sorumluluklar yerine getirilir, sosyal ilişkiler sürer; ama içeride bir şeylerin değiştiği hissedilir… Ve o değişen şey, sizi yavaş yavaş rahatsız etmeye başlar.

Örneğin;

  • Daha çabuk yorulmaya başlamışsınızdır, toleransınız düşmüştür.

  • Küçük şeylerden tetiklenir hale gelmişsinizdir.

  • Kendinizi dalıp giderken ya da bir şeyleri tekrar tekrar düşünürken bulursunuz.

  • Bazen daha çok düşünür, daha az hissedersiniz…

  • Bazen de tam tersi, duyguların içinde kaybolursunuz.

Ve kendinizi şöyle derken yakalayabilirsiniz:

“Ben böyle değildim…”

Topluluk Önünde Konuşma Fobisi Nedir? Belirtileri, Nedenleri ve Çözüm Yöntemleri

5 ay önce · · 0 yorum

Topluluk Önünde Konuşma Fobisi Nedir? Belirtileri, Nedenleri ve Çözüm Yöntemleri

Topluluk önünde konuşma fikri bazı insanlar için heyecan vericiyken, bazıları için yoğun bir kaygı ve kaçınma nedeni olabilir. Kalbin hızlanması, sesin titremesi, zihnin boşalması, yüzün kızarması ya da “rezil olacağım” düşüncesi… Çoğu kişi bu belirtileri yaşadığı için kendisini yetersiz, güçsüz ya da “utangaç” olarak etiketler. Oysa topluluk önünde konuşma korkusu, sandığımızdan çok daha yaygın ve anlaşılabilir bir psikolojik deneyimdir.

Bu korku, sadece sunum yapmakla sınırlı değildir. Toplantıda söz almak, kalabalıkta kendini ifade etmek, sınıfta konuşmak ya da bir grup içinde dikkatlerin üzerine çevrildiğini hissetmek de benzer kaygıları tetikleyebilir. Zamanla kişi, konuşurken yaşayacağı duygulardan ve bedensel duyumlardan korkmaya başlar.

Yalnız Kalamama Sorunu Nedir?

6 ay önce · · 0 yorum

Yalnız Kalamama Sorunu Nedir?

Nedenleri, Belirtileri ve Psikolojik Etkileri

Bazı kişiler için yalnız kalmak bir dinlenme alanıdır. Zihnin yavaşladığı, bedenin rahatladığı, kendiyle temas edebildiği bir alan… Ama bazıları için tam tersidir. Sessizlik büyüdükçe içte bir huzursuzluk, bir boşluk, yerinde duramama hatta bir panik duygusu ortaya çıkar. Telefonu eline alma, birini arama, sosyal medyada kaybolma ya da hemen birinin yanına gitme ihtiyacı belirir. Çünkü yalnız kalmak, dışarıdan göründüğü kadar basit bir “tek başına olma” hali değildir; çoğu zaman derin bir içsel temas anlamına gelir.

Yalnız kalamamak, aslında insanın kendisiyle baş başa kalamamasıyla ilgilidir.

İzmir Psikolog: Anksiyete ve Depresyonda Etkili Yöntemler / Terapi Yaklaşımları

1 yıl önce · · 0 yorum

İzmir Psikolog: Anksiyete ve Depresyonda Etkili Yöntemler / Terapi Yaklaşımları

Bazen zihnimizde dönüp duran düşünceler olabilir. Neden bu kadar kaygılıyım?”, “Hep böyle mi devam edecek?”, Artık hiçbir şey yapmak istemiyorum.”, Neden böyle hissediyorum?” ya da Bu duygular ne zaman geçecek?” Bazen bu düşünceler geldikten bir süre sonra dağılır gider. Ama bazen öyle ısrarcı olur ki yaşam kalitemizi etkiler. İlişkilerimiz, iş hayatımız, günlük rutinimiz… Hepsi bu ruh halimizden etkilenir. İşte tam da bu noktada destek alma ihtiyacı oluşabilir. İzmirde yaşıyorsanız doğru uzmanı bulmak ve bilimsel temelli yaklaşımlarla çalışmak bu sürecin en önemli adımıdır. Peki hangi terapi yöntemleri etkilidir ve hangi yaklaşım sizin için daha uygun olabilir?

İzmir Online Psikolog: Ruh Sağlığınızı Evinizin Konforunda Destekleyin

2 yıl önce · · 0 yorum

İzmir Online Psikolog: Ruh Sağlığınızı Evinizin Konforunda Destekleyin

Günümüz koşullarında birçok insan için psikolojik destek almak, hayatın karmaşıklığında bir ihtiyaç haline geldi. Ancak, iş yoğunluğu, trafik ya da fiziksel mesafe gibi sebeplerle yüz yüze terapiye katılmak her zaman mümkün olmuyor. Online terapi, teknolojinin sunduğu imkanlar sayesinde, geleneksel yüz yüze terapiye alternatif olarak karşımıza çıkıyor.

Peki online terapi süreci nasıl işler ve size ne gibi avantajlar sağlar? Gelin, detaylara birlikte bakalım.

Duygusal Yeme Psikodrama Grubu

2 yıl önce · · 0 yorum

Duygusal Yeme Psikodrama Grubu

Yemek yeme dünya ile kurduğumuz en temel ilişki. Yemekle nasıl bir ilişkim var? Yeme davranışımızı belirleyen içsel dinamiklerimiz neler? Duygusal Yeme; duyguları bastırma, duygularla baş edebilmek için yemek yeme ve besinler yoluyla kendini sakinleştirme hali. Peki, hangi duygu/lar fazla geliyor ve yatışma ihtiyacı duyuyorum? Hangi duyguma katlanamıyorum? Yiyerek aslında ne yapmaya çalışıyorum?

Duygusal yeme davranışımın işlevi ne? Ne zamanlar tetikleniyorum? Yeme davranışım kendimle ilgili neler söylüyor olabilir? Bedenime zarar verdiğimi bilmeme ve hiç istemiyor olmama rağmen neden yemeye devam ediyorum? Beslenme tarzımı neden değiştiremiyorum? Nasıl değiştirebilirim?

Pandemi Sürecinde Ruh Sağlığı

5 yıl önce · · 0 yorum

Pandemi Sürecinde Ruh Sağlığı

Pandemi halen sürüyor ve belirsizlik devam ediyor. Yaşam durdu ya da başka türlü akıyor diyebiliriz. Pandeminin uzaması, çaresizlik ve umutsuzluk duygularını da arttırıyor maalesef. 

Pandemi devam ederken; siz, ruh sağlığınızı korumak için neler yapıyorsunuz?

21 Gün Kuralı ve Yeni bir Alışkanlık Kazanmak

5 yıl önce · · 3 yorum

21 Gün Kuralı ve Yeni bir Alışkanlık Kazanmak

21 gün istenmeyen bir alışkanlığı bırakıp yeni bir alışkanlık kazanmak için yeterli bir süre mi?

Danışanlarımdan ya da çevremdeki kişilerden sıklıkla duyduğum şey, 21 gün sabredebilsem yapacağım. Örneğin, ilk bir kaç gün sigara içmesem bir daha içmem zaten… İlk bir kaç günü atlatsam… Biraz dayansam, katlansam geçecek, alışacağım.

21 gün şekerli bir şeyler yemesem zaten canım istemeyecek… 21 gün dişimi sıksam olacak aslında…

21 gün kuralı nereden geliyor?

21 gün kuralı, bir plastik cerrahın kendi hastaları üzerinde yaptığı gözlemlerine dayanmaktadır. Dr. Maxwell Maltz, 1960 tarihli “Psycho-Cybernetics” adlı kitabında, burun ameliyatı gibi estetik bir müdahale sonrasında hastanın yeni yüzüne alışmasının yaklaşık 21 gün sürdüğünü, kol ve  bacak gibi bir uzvu kesilen bireylerin yeni durumlarına alışma öncesinde, yaklaşık 21 gün hayalet uzuv (hayalet uzuv: olmayan uzvun hissedilen ağrısı) algılayabileceğine dair gözlemini paylaşmış ve kitabının önsözünde “Bu deneyimler ve yaygın olarak gözlemlenen pek çok fenomen, bir zihinsel görüntünün silinip yerine yenisinin gelebilmesi için minimum 21 gün geçmesi gerektiğini gösterir’  şeklinde görüşünü paylaşmış ve bu kitabı dünya genelinde çok satmış. Sonrasında, bir plastik cerrahın aslında insan bedenine ait bu gözlemleri ve “minimum 21 gün geçmesi gerekir” açıklaması kulaktan kulağa öyle bir yayılmış ki “Yeni bir alışkanlık 21 günde oluşur” mitini ortaya çıkarmış. Mit diyorum, çünkü bu bir mit, yanlış bir inanış. Tek bir cerrahın, üstelik sadece, bedenleriyle ilgili operasyon geçiren kişilerin, bedenlerine ortalama alışma süreleri üzerine bir gözlemini içermekte.  Bu gözlemden, “davranış değişimi için 21 gün geçmesi gerekir” gibi bir yorum ortaya çıkmış ve bu varsayım, her davranış için genellenmiş. 21 Gün, büyülü bir sayı olmuş, ilham verecek kadar kısa, inandırıcı olabilecek kadar uzun… Kim, üç hafta içerisinde hayatını değiştirmenin mümkün olduğu fikrinden hoşlanmaz ki?

error: İçerik Korunuyor!